12 Aralık 2017 Salı

Paslı Zırhlı Şövalye / Robert Fisher


Jay Rifenbary - Mazeret Yok! Kitabından alıntılanmıştır.

Robert Fisher'in bu kitabının ilk sayfalarında, en parlak günlerini yaşayan bir şövalyeye rastlıyoruz. Hiçbir şövalye ondan daha fazla sayıda genç kızı zor bir durumdan kurtarmamıştır. Hiçbir şövalye ondan daha fazla sayıda ejderha öldürmemiş ve seferlerde atıyla onun kadar yol katetmemiştir. Bu şövalye zırhıyla da ünlüdür. Zırhın göz kamaştırıcı güzelliği, sahibinin iyi, sevecen ve örnek bir şövalye olduğunu tüm dünyaya haykırmaktadır. Olmak istediği ve olmaktan mutluluk duyduğu kişidir şövalye.

Bununla birlikte, karısı Juliet ve oğlu Christopher ondan pek memnun değillerdir. Şövalye zırhıyla dünyaya gelmiş gibidir; bir şövalye her an savaşa hazır olmalıdır ve hayranlarını ya da korumasını asla düş kırıklığına uğratmamalıdır. Şövalyenin gerçek görünümünü ne oğlu bilir, ne de karısı anımsayabilir. Juliet, katı ve duygusuzca kucaklaşmaları yeterince yaşamıştır. Sonunda kocasını uyarır: Zırh yüklüğe konacak, şövalye karısı ve oğluyla daha fazla vakit geçirecek, yoksa ...

Juliet, onun bir zamanlar kurtardığı genç kız mıdır? Şö­valye, içinde bulunduğu olumsuz durumu uzun uzun düşü­nür. Zırhı çıkarmanın sorun yaratmayabileceği düşüncesini benimsemeye başlar. Karısı sayesinde gerçeğe gözlerini açar, metal yığını giysisinin içinde kendini yitirmiştir. Kendisinin de Juliet'in de bilmediği şey ise, zırhtan nasıl kurtulacaktır. Hünerli demircisinin tüm çabaları bile sonuçsuz kalınca, şövalye yardım aramak için nereye gideceği belirsiz bir yolculuğa çıkar.

Önce, eskiden emrinde çalıştığı bir krala veda etmeye gider. Kral yerinde değildir; bu yüzden şövalye derdini kralın soytarısına anlatır. Adam, şövalyenin bunun kendine özgü bir durum olduğunu sanmasına güler. "Hepimiz zaman zaman kendi savunmalarımızın tuzağına düşeriz," diye onu teselli eder ve büyülü sözcüğü verir. Şövalyenin gereksinim duyduğu varlık Merlin'dir.

Şövalye ıssız ormanlarda günlerce dolaştıktan sonra,sonunda Merlin'e rastlar. Gerçeklerden kaçma uğraşı onu artık güçsüz düşürmüştür. Bununla birlikte, Merlin'in gözlemleri şövalyeninkilerle pek uyuşmaz. Merlin, "Belki ger­çeği hep aşağılayıcı bir şey olarak algıladın," diye karşılık verir, şövalyenin öfke dolu isyan duygusuna.

Şövalyenin iyileşme süreci başlar. Onu destekleyip ne­şelendiren bir sincap ile bir güvercinin eşliğinde, Gerçeğin Yolu'na koyulur. Yolculuk boyunca üç kaleye girecektir.Sessizliğin Kalesi, Bilginin Kalesi, İrade ve Yürekliliğin Kalesi. Her kaleden, içsel ve dışsal -hem kişilik hem de görü­nüş- olarak büyük ölçüde değişmiş ayrılacaktır.

Zırhı böylece giderek düşecektir. Kişinin yaşamında çı­ğır açacak nitelikteki her deneyimle sel gibi gözyaşı akıtması, zırhı kritik yerlerinden paslandırır. Anlayışını genişlettiği, daha derin bir bakış açısı kazandığı her anın ardından, şö­valyenin yüzü, başı, kolları ve ellerinden bir paslı zırh par­çası düşer. Yükleri giderek azalan şövalye, hedeflerine doğ­ru dağın dik yamacını daha iyi tırmanabilmektedir.

Şövalyenin hayvanlardan aldığı ders, kabul etmektir. Kabul etmeyi öğrenirsen daha az düş kırıklığına uğrarsın," der güvercin Rebecca, Sessizliğin Kalesi'nin kapısında duran şövalyeye. Bilginin Kalesi'nde ise beklentiler ile arzu arasındaki farkı öğrenir. Sonra Merlin ortaya çıkar ve şöyle der: "Akıldan gelen arzu sana güzel şatolar ve atlar getirebilir. Ama yalnızca yürekten gelen arzu mutluluk getirebilir."

"Yürekten gelen arzu saftır. Kimseyle rekabet etmez ve kimseye zarar vermez. Aslında öyle bir işlevi vardır ki, aynı zamanda başkalarına da yarar sağlar."Şövalye, başarıyla öğrenilen her dersle kendini yeniden Gerçeğin Yolu'nda bulur. Zırhı her seferinde azalmaktadır. Bir yığın metal parçası paslanıp üzerinden dökülürken, kazandığı anlayış -yani, benliğinin bilincine varmasını sağla- ,yan dersler- gerçekle yüzleşmenin, pişmanlığın ve iç rahatlamanın gözyaşlarını dökmeye devam ederler.

Üç yoldaş, İrade ve Yürekliliğin Şatosu'nu koruyan ejderle karşılaştıklarında, şövalyenin üzerinde yalnız göğsünü kaplayan levha kalmıştır. Şövalye ejdere doğru yüreklilikle ilerler, çünkü korkunun ve şüphenin birer yanılsama oldu­ğuna inanmıştır. Şövalyenin korkusu iyice azaldıkça, ejderde giderek küçülür ve sonunda yok olur.

Bir kez daha Gerçeğin Yolu'na gelir. Bu kez dağın doruğunu görebilmektedir. Son hedefine doğru tırmanırken,kayalık yüzeye sıkıca tutunur; en son başarması gerekenin,geçmişin olumsuzluğunu geride bırakmak olduğunu öğrenecektir yalnızca. Geçmişinin derinliğine dalar. llk kez kendi yaşamının sorumluluğunu tam olarak duyumsar. Kendi yanlışları ve başarısızlıkları için başkalarını suçlamaya dö­nük yargılardan kurtulmanın gereğini kavrar.

Başı dönerek hızla düşerken, aklı yüreğiyle bütünleşir. Artık ilk kez yaşamını açıkça, olduğu gibi görebilmektedir; yargı­lamadan ve mazeret bulmadan ... İşte o anda, "yaşamının, insanların kendisi üzerindeki etkilerinin ve yaşamını biçimlendirmesine izin verdiği olayların" sorumluluğunu tümüyle kabul eder.

Bu andan itibaren, yanlışları ve talihsizlikleri için kendisinden başka hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi sorumlu tutmayacaktır. Kendisinin, olayların "sonucu" değil, "neden"i olduğunun farkına varması ona güç vermiştir. Yerçekimi tersine dönmüş gibi yukarı doğru "düşmeye" başlar ve kendini dağın tepesinde bulur. Ayakta durmaktadır. Yaşama duyduğu minnettarlığının gözyaşlarıyla aldığı dersler ona diz çöktürür. Gözyaşları son derece sıcaktır, çünkü yüreğinin derinliğinden gelmektedir. Bunlar da zırhı­nın son parçasını, göğsündeki levhayı eritir.

Bir zamanlar zırhın ona verdiği görkemli ve göz kamaştırıcı görünüm kaybolmamıştır. Artık iyileştiği için,daha önceki görkeminden daha güzel bir iç aydınlıkla ışıldamaktadır.


30 Kasım 2017 Perşembe

Birisi Var / Cemil Yüksel

gözlerini yeniden bulmuş gibiyiz içimizde
daha yaşını yeni almış bir çocuk gibi
ayağa kalkmayı deneyerek güç alan
ve durmakla öğrenmiş yürümekteki sevinci
ışığını yeniden bulmuş gibi hareketlerin
incecik duruyor eriyen bir mumum etrafında

acıyı buluyoruz koyu derinliği nice yarada 
ütülere yapışan etleri ayırırcasına kemiğe kadar
uzun bir iyileşmeyle üfler bilgisini ruhumuza 
ve sonra beklemediğin bir anda getirir
iki çocuk karşılaştığında parlayan güneşi

bazı şeyler, o şeylerin içinde her şeydir 
haldir, kelimesi bulunmamıştır daha 
bir şair bunu dener, durmadan yeni bir örgü
kelime ve anlamı ilmekleyerek iki ters bir düz
şaşırmanın gözlerini yeniden bulmak için içimizde

O gözlerle göründüğünde tanırız
apaçık, parlak ve naif şimdiyi
yumuşak bir beyazlığa dolarız annelerden
doğmak gibi yayılır bir sütün ılıklığı.

gözlerden açılmaya konmuş çiçekler gibiyiz
en uzun denizlere ve ufka bakmaya doğru
karşılarız kendimizi tam burada olmaya. 

22 Kasım 2017 Çarşamba

Philippe Presles - Freud'u İlgilendirmeyen Her Şey

Bilinç Sıçraması Belirtileri Arayışı

     Bilinç ilk anılarımızla ve çok yoğun farkındalık anlarıyla biçimlenir içimizde. Böyle güçlü anlardan birine tanık olmamı, o zamanlar altı yaşında olan büyük oğluma borçluyum. Oğlum bana yaşımla ve elli yıl sonra olacağım yaşla ilgili sorular sorduktan sonra birden bir gün öleceğimin acımasızca bilincine vardı. .. Ardından ikimizin de yaşamını bir anda alt üst edecek soru geldi: "Sonra da ... Ben mi?" Hayatımda ender olarak kendimi bu kadar kötü hissettim. Ortaya çıkan sahne çok güçlü duygular ve sonsuz endişe yüklüydü. Uzun bir tereddütten sonra, çocuğumun kararlı ısrarı karşısında cevap verdim: "Evet, sonra da sen." "Ama o zaman, her şeyi kaybedeceğim ! " diye bağırdı oğlum kendi kollarını kopartmak istercesine sıkarak, "Her şeyi, kaslarımı, evimi, oyunlarımı, ailemi, her şeyi." Anladım ki, biz insanlar, hepimiz, insanoğlu var olduğundan beri bu benzersiz deneyimden, bu düşüşten geçiyoruz ve o gün yaşamımızın anlamı tamamen değişiyor. Öncesinde yaşam bir gün evren okyanusuna karışana kadar izlediğimiz bir nehir gibidir. İlk anılarımızla beraber bilinç sıçramasını oluşturan bu deneyimden sonra ise tufan başlar, yaşam nehrimiz taşar, "en yüksek dağları"' kaplayan bir sele dönüşür ve kendimizi yaşam okyanusunun ortasında buluruz: her şey mümkündür artık, herkes her yöne gidebilir, her istediğini yapabilir. Her birimiz yeni bir Nuh'uzdur, kendi dünyamızı yaratıp kendi benzersiz hikayemizi kurabiliriz.

Bilincimin Hayatımı Kurtardığı Gün

     Bilince olan tutkum, oğlumla yaşadığım ve sıçrama kavramını sezdiğim olaydan çok öncesine dayanır. Başlangıcı yaşamımın en güçlü anlarından birine bağlıyorum; on yaşındaydım ve ailem Senegal'e taşınırken ben eğitimimi askeri okulda yatılı olarak sürdürmek üzere tek başıma Fransa'ya dönüyordum. Hostes beni yerime oturtup her şeyin yolunda gideceğini açıklarken, Dakar' dan Paris'e giden uçağın koca bir yıl boyunca beni ailemden, annemden, kardeşlerimden, babamdan ayıracağını biliyordum. 

     Onlarla kucaklaşalı yarım saat olmuştu bile ve uçağın camından bakıyordum. Kendimi hayat tarafından oyuna getirilmiş hissediyordum.Bir sınav kazanma sonucunda ailesini kaybetmek: Bu ne saçma bir başarı ! Aynı zamanda çocukluğumun Afrika'sını, tropiklerin güzelliğini, dalgalarla oynanan oyunları ve Gore adasında köpeğimle gezmeyi de kaybediyordum. Tepemdeki bagaj bölmesine baktım, valizim orada duruyordu. O kadar küçüktü ki ... Katlanmış bir yağmurluk, bir kazak, iki beyaz gömlek, bir lacivert pantolon ve beni karşılayacak olan kuzenler için bir hediye. Valiz o kadar küçük, gökyüzünden izlediğim Dünya o kadar büyüktü ki kendimi kaderimin altında ezilmiş, minnacık görüyordum. İlk kez kendimi yalnız hissediyordum, gerçekten yapayalnız. İşte o gün bir bilincimin olduğunun ve bunun yaşamın özünü oluşturduğunu fark ettim. O ana kadar omuzlarımda yüzmenin veya güneşin hazzını taşıyordum.
Anılarım vardı, sayısız anım, ve sevdiklerimden uzakta yeni bir hayatım. Şimdiyse yaşamımın kendi elimde olduğunun bilincindeydim. Çocukluğum artık bitmişti.

      Tıp eğitimim sırasında, üçüncü yılımda, istemeden gene yoğun bir bilinç anı yaşadım. O gün, düşüncelerime tamamen dalmış, otomatik hareketlerle tamirat yapıyordum. Birden, dalgınlıkla, kendimi her iki elimde bir elektrik teli tutarken buldum. Bir kolumdan diğerine geçerken elektrik göğsümü sıkıştırarak nefes almamı veya bağırmamı engelliyor, bükülü kollarımı gövdeme yapıştırıyordu. Bu katil telleri koparmak imkansızdı. .. Resmen ölüyordum.

     İşte o anda, içimden bir sesin büyük bir sessizlikle son derece sakin bir şekilde konuştuğunu duydum: "Ne oluyor bana? Çarpılıyorum. Telleri koparmak imkansız. Öleceğim". Oldukça uzun gelen bir süre sonra, "bacakların işliyor hala" diye devam etti ses. Ve yan odaya doğru koşmaya başladım, peşimden gelemeyecek kadar kısa teller ellerimden koptu. Korku daha sonra belirdi, çığlıklar ve acıyla. Ellerim kemiklere kadar yanmıştı, sırtım o kadar gerilime maruz kalmıştı ki korkunç ağrıyordu.
      İstemeden uç noktada bir bilinç anı yaşamıştım ve bu beni derinden etkilemişti : Bilincim hayatımı kurtarmıştı. Eğer kendimle konuşamasaydım, durumu anlayamayacak ve postu kurtaramayacaktım. O olaydan sonra kendimi bilincin uç noktalarında yaşananları anlamaya adadım ve ilk olarak bu anların hiç bilimsel araştırma konusu yapılmamış olduğunu fark ettim, tek bir istisna dışında: komadan çıkabilmiş olanların aktardığı ölüme yakın deneyimler'. Oysa tanıkların benim elektrik çarpması maceram gibi yoğun anılar aktardığı uç noktalarda yaşanmış birçok farklı olay vardır. Bir trafik kazasında, Vietnam'da savaşın göbeğinde, bir boğulma durumunda veya derin bunalımın ortasında, bilinçleri tarafından kurtarılmış çok sayıda insanla söyleşiler yaptım. 
     Gözlemlediğim bir diğer şey ise, çok yoğun yaşanan başka durumların da bize olağanüstü bilinç anları yaşatabileceği idi. Bu gözlem beni çok sayıda şampiyon sporcu ve sanatçı ile sportif başarıları veya sahne performansları hakkında konuşmaya itti. Aynı nedenle her dinden inananlara ve Budist rahiplere de ibadet ve meditasyonlarının yaşanmışlığı üzerine sorular yönelttim.
     Bilincimizin uç noktalarda yaşanan durumlardaki inanılmaz potansiyelini -biz buna xxx diyelim- hedef alan bu diğer arayış, kitabın ikinci yolculuğunun konusu olacaktır. Söz konusu deneyimlerin bilincin genel işleyişini anlamaya yarayacak ortak özellikleri olduğunu keşfetmemi sağlayan bu arayış, bilincimizin çoğu zaman öngörülemeyen potansiyelini de kavramamıza yol açar...

2 Kasım 2017 Perşembe

Bilişsel Terapide Direncin Aşılması / Robert L. Leahy


Bilişsel Direnç Modelleri

Ellis'in Modeli

Albert Ellis'in modeline göre dirençte, işlevsel olmayan mevcut düşünce tarzlarının rolü büyüktür. Ellis direncin, "gereklilikler", düşük hayal kırıklığı toleransı, gerçekçi olmayan inançlar, mutlakçı düşünme ve diğer "irrasyonel inanışların" bir sonucu olduğunu ileri sürer. Ellis' in yaklaşımına göre hasta irrasyonel düşünme tarzı ile doğrudan yüzleştirilmelidir. Böylelikle, hasta ilerleme kaydedebilmek için onca mantık dışı inanışlarını terk etmesinin ya da onlardan "feragat etmesinin" bir zorunluluk olduğunun farkına varmalıdır.

Ellis' e göre hastanın sahip olduğu irrasyonel inanışların çoğu, örneğin "Ben değersizim" şeklinde kuruduğu cümleler bir anlam ifade etmezler. Ona göre, bazı kavramlar, örneğin "değersizlik" deneysel olarak ispatlanamaz. 

Ellis' e göre hastalar; terapide kendilerine verilen tavsiyeleri başkalarına da yaymaya çalışma, düşünce durdurmayı kullanma ve irrasyonel düşüncelere meydan okuyan-şarkılar söylemeleri yönünde teşvik edilmelidir. 


Ellis' in dirence meydan okumada "dinç" ve "zorlayıcı" bir tavır içinde olunması gerektiğini savunuyor.Çoğu terapist yüzleştirmeci yaklaşımın, hastalarında daha fazla dirence yol açmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünebilir. Yüzleştirmeci yaklaşım hastada dirence yol açan bazı fikirlerin sabitleşmesine neden olur. (Yazarın notu bunu daha ilerleyen kısımlarda açıklamaya çalışacağı üzerine)

                                                                Burns' ün Modeli

Burns özellikle hastaların ev ödevlerini yerine getirmemesi üzerine odaklanır. İnançların fayda ve zararlarını değerlendirme, doğrulayıcı delillerin  varlığını sorgulama, alternatif düşünme ve inançları test etmeyi sağlayacak deneyler düzenleme gibi bilişsel terapi tekniklerini kullanarak terapist bu inanışlardan her biri ile mücadele edebilir.

Depresyondaki hastaların sahip olduğu otomatik düşüncelerden pek çoğu, değişime dirence örnek verilebilecek niteliktedir. Falcılık ( Bu yöntem işe yaramayacak) ya hep ya hiç düşüncesi (Ben hiçbir konuda başarılı olamam), olumlu gelişmeleri önemsememek (Burada biraz iyileşme olsa bile, çok önemli değil) veya etiketleme (Ben kaybedenlerdenim, o zaman neden kendimi yorayım ki?) gibi otomatik düşünceler bunlardan bazılarıdır.


                                                                Beck' in Şema Modeli

Depresif şemalar kayıp, yoksunluk ve başarısızlık üzerine yoğunlaşırken, anksiyete şemaları dikkati, benliğin değer verilen boyutlarına yönelik tehditler üzerine toplar. Örneğin çaresizlik ve terk edilme şeması olan bağımlı bir kişi, bir ilişki içinde olduğu sürece oldukça iyi bir işlevsellik seviyesi yakalayabilir. Fakat ilişkisi bozulduğunda, çaresizlik ve terk edilme hassasiyetleri yüzünden depresyona girer. Çaresizlik şemasından dolayı, bağımsız bir işlevsellik hasta için imkansız görünür. 

                                                             .............................

Bilişsel terapi dikkatin, akılcı bir yaklaşımla, şimdi ve burada aktif sorun çözme üzerine odaklanmasını "talep eder." 
Hasta için daha ilkel işlevsellik dönemlerine geri dönmek için bir fırsat olarak terapinin görülmesi veya "serbest çağrışımların" dillendirilmesi yerine, bilişsel terapi hastaya sorumluluk yükleme gibi sosyal talebi olan bir yöntemdir. Bu kurallar terapisti yargılayıcı bir konuma yerleştirmez fakat amaç prosedüre dair klavuz kurallar belirlemektir.  Bu klavuz kurallarla, hastanın kendi başına sorunlarını çözecek yetkinlik ve bağımsızlığa ulaşması ve terapide etkinlik ve verimliliğin arttırılması hedeflenmektedir.

                                                             Davranışçı Müdahaleler

Örneğin, yalnızlıktan şikayet eden ve zamanın büyük kısmını yaşadığı dairede tek başına geçirdiğini söyleyen bir hastaya, kaçınma hakkındaki davranışçı model öğretilebilir:

"Dışarı çıkıp, insanlarla görüşmekten kaçınmanızın etkilerini gelin birlikte inceleyelim. Ne zaman dairenizden çıkmayı düşünseniz, kendinizi gergin hissetmeye başlarsınız. Kapıya çıktığınızda ise anksiyetiniz daha da artar.Peki, geri dönüp dairenize girer ve gecenin geri kalan kısmını evde televizyon izleyerek geçirirseniz ne olur? Anksiyetiniz azalır - kendinizi daha az gergin hissedersiniz. Anksiyetinizdeki bu azalma, sizin için bir ödül işlevi görür- her kaçınmanızda, gerginliğinizin azalması ile ödüllendirilirsiniz."
"Örneğin her kendinizi gergin hissettiğinizde bir şeyler içmeye karar verdiğinizi düşünelim. Ne olur? Zamanla, kendinizi kendinizi gergin hissettiğinizde içmeye alışırsınız. Hafta içinde her geçen gün daha çok içmeye başlarsınız ve bir gün artık alkolik olmuşsunuzdur. Yani eğer yalnızlığın üstesinden gelmek istiyorsanız, kendinizi gergin hissettiren şeyleri yapmayı öğrenmelisiniz."

Not: Bu tarz kitapları psikanaliz-terapi-hasta döngüsünü bir okuyucu olarak okurken belirli bir yönde (yani bazı modeller ve eğitimler almış kişilerin bakış açısından ve deneyimlerinden geldiği gözeterek)  tanımlanmış "hasta" tanımını daha çok "bir kişi" olarak okumak yabancı-uzak hali daha yakına doğru çekebilmektedir. Kişinin tek tip bir laboratuvarda incelenmek zorunda bırakılmadan bir çok deneyime ait parçalar bütününe ait olduğu kanısı daha güçlüdür. Hayat en güçlü deneydir. 
O kişiler hem biraz "biz" hemde biraz değilizdir..Kendi kayıp parçalarını bulmaya yaklaşmış ve görme kapasitelerini arttırabilmiş kişiler için güzel aynalardır bunlar. Öncelikle ne gösterdiklerinden çok gösterebilme becerileri olmasından dolayı...Sonra neyi gösterdiklerini inceleyebiliriz...İyi okumalar...

24 Ekim 2017 Salı

Jan van Eyck - Arnolfini'nin Evlenmesi

Ön planda dar alanla sınırlanması nedeniyle, olduğundan büyük görünen varlıklı bir çifti izleriz. Buna karşın sanatçı objeleri ve sembolleri oldukça etkileyici bir düzenle
sıkıştırmayı başarmıştır. Kadın figürü bilhassa "gösterişli" olmakla birlikte hamile gibi görünür: ancak bugün anlaşılmıştır ki aslında sadece dönemin modası bir elbise giymiştir. Çiftin arasında, arka
duvarda dışbükey bir ayna bulunur ve yerde aralarında evliliğin sadakatini simgeleyen köpekleri dururken, tavandan pirinç bir şamdan sarkar.
Ressam: Jan van Eyck
Eserin Bitiş Tarihi: 1434
Eserin Bulunduğu Yer: Londra Ulusal Galeri
Eserin Gerçek Boyutu: 57 x 83.7 cm
Tür: Portre
Stil: Kuzey Rönesansı
Teknik: Yağlıboya
Materyal: Tuval
Yıl 1434.

Ticari ilişkilerinden dolayı Flaman topraklarına gelen İtalyan taciri Giovanni di Nicolao Arnolfini ve sevgili eşi Giovanna (Jeanne) Cenami, Brugge'daki konutunda.

Tabloda ilk bakışta köpekle birlikte üç figür görüyoruz. Arnolfini, astarlı kürkten bir cübbe giymiş, el yapımı geniş bir şapka takmıştır. Giovanni ise, kahverengi deri kemerle tamamlanmış yeşil renkli kadife bir cübbe giymiş. Kıyafetinin kol ve boyun kısmı, kürkle süslenmiş. Başındaki beyaz yazma kimi eleştirmenlere göre bekaret anlamına gelse de bende daha çok masumiyeti uyandırıyor. Boynundaki altın kolye de onun ihtişamına yakışır şekilde kondurulmuş. Kürk, ipek, yün, keten, deri, altın... Yalnızca giysilerine bakarak bile onların birer tüccar olduğunu, kazançlarının bol olduğunu görebiliriz.

Belgesel gerçeklik ve yoğun sembolizm demiştim. Biraz buna değinmek istiyorum çünkü bunlar aslında Flaman geleneğinin de birer unsuru. Tabloda gördüğümüz hiçbir nesnenin gelişigüzel seçildiğini söyleyemeyiz. Büyük bir titizlikle bir araya getirilen objeler ve renkler sanki biz izleyicilere bir mesaj veriyor gibi değil mi? Figürlerin yüz ifadeleri, insanda dokunma hissi uyandıran giysilerin dokusu, kıvrımlar, ışığın etkileri... Simgesel anlamlarla dolu bu tablo beni büyülüyor doğrusu.

Bazı sanat eleştirmenleri de benimle aynı şeyleri hissettikleri için gizli görünen bu kodları yorumlamışlar. Yukarıda sizler için seçtiğim detay, oda içerisinde bulunan tek kandil yakılmış küçük haç işlemeli metal bir avize. Gün ışığına rağmen yakılmış bir kandil, bazı yorumculara göre ruhu aydınlatan Tanrı ışığı gibi bir anlam taşıyor. Bazılarına göre ise, Yaratıcı'nın tek olduğu anlamına geliyor.

Tablonun orta yerinde bulunan bu dış bükey aynada tüm sahneyi ters bir biçimde yansımış olarak görüyoruz. Daha dikkatli bakarsak, aslında odada yalnızca köpekle birlikte üç figür olmadığını görüyoruz. Ressam van Eyck ve öğrencisi de burada. Bu, resim içinde kullanılan ilk aynaydı. Detaylı ve başarılı görünmesinin sebebi ise, Eyck'ın boyalarının kıvamı için yumurta yerine yağ kullanmasıydı. Daha geç kuruyan yapısı nedeniyle ince ve titiz çalışma süreci yaratmıştır. Tabii, o zamanlarda ressamlar boyalarını kendileri yapardı.

Aynanın etrafında bulunan madalyonlarda ise, on farklı resimle İsa'nın çarmıha gerilmesinin hikayesi anlatılıyor.

Aynanın yanında bulunan tesbih benzeri boncuklar da o dönemlerde klasik olarak damatların gelinlere verdiği hediyelerden biriydi. Tanrı'ya yapılan yakarışı ve kadın dindarlığını simgeliyor.
Tablonun detaylarını incelediğimizde birçok ayrıntı olduğunu görüyoruz. Her gösterge veya simge farklı bir anlam içeriyor. Aynanın üzerindeki imza da oldukça ilginç.
"Jan van Eyck buradaydı" 
Resmin 1434'te yapıldığını göz önüne alırsak, o zamanlar için bu bir ilkti. Çünkü kilise ressamların tablolara imza atmalarından hoşlanmıyordu. Tek yaratıcı Tanrı'dır mantığını umursamadan kendi imzasını tablonun orta yerine atan ressamın, bir devrim yarattığını da söyleyebiliriz.
Tabloda iki çift terlik görülüyor. Bunlardan biri Arnolfini'nin önünde duran tahta takunyalar, diğeri de Giovanni'nin arkasındaki divanın önünde duran saten terlikler.
Tahta takunyalar ile ilgili en çok ortak görüş bildirilen konu, bu takunyaların Eski Ahit'te, Musa'nın ikinci kitabı olan ve Büyük Göç'ü anlatan bölüme gönderme yapmasıdır.

"Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır." 

Her iki çift terlik de durmayı ve varmışlığı simgeleyecek şekilde uçları içe dönük şekildedir. Yani artık yolculuk bitmiştir, kutsal ev burasıdır. Ve bundan sonra yaşam burada devam edecektir.
Bu tablo, belli ki bu kişilerin yaşamların yüce bir anını temsil ediyor. Genç kadın sağ elini, Arnolfini'nin sol eline koymuş. Arnolfini, sağ elini, sanki bu birleşmenin kanıtıymış gibi havaya kaldırmış. Bir noterden, benzer bir törende hazır bulunup tanıklık yapmasının istenilişi gibi, belki de sanatçıdan, kendisinin de hazır bulunduğu bu anı sonsuzlaştırması istenmiştir.

Giovanni'nin yukarıda da belirttiğim gibi giydiği elbise türünden karın kısmı şişkin olabilir, diğer bir ihtimalse hamile olması. Bunun üzerine tartışmalar, uzun yıllar devam etmiştir. Değişen ahlakî yargılarla birlikte evlilik öncesi ilişkiyle hamile kaldığı mı, yoksa dönemin çok katlı giysileri nedeniyle mi hamile göründüğü meselesi bugün bile çözüme kavuşmamıştır.

Yaptığım araştırmalardan öğrendiğim kadarıyla Eyck, kendi çağdaşları tarafından kullanılmayan bazı değişik materyaller kullanmış ve farklı teknikler geliştirmişti. Giorgio Vasari de, Eyck'ın boya laboratuvarında ürettiği renklerden ve tekniklerden çok etkilenerek bundan kitabında bahsetmişti. Buna göre Eyck, tablolarını güneşte bekletmeden sadece hava ile kurumalarını sağlayacak yağlar üzerinde çalışmış. Değişik bitkilerin özütlerini çıkardığı yağları pigmentler ile karıştırarak kuruma deneyleri yapmış. Bu deneyler sırasında keten yağının kuruma ve renk koruma konusunda çok verimli olduğunu deneyimlemiş. Keten yağının kullanımında öncü olarak bu tekniğin yaygınlaşmasını sağladı. Sanat tarihinin ünlü yapıtları arasında önemli bir yeri olan bu tabloda da kullandığı teknik buydu.

(1) : M. Ali Kılıçbay, Bir İtalyan İcadı: Rönesans ve Doğunun Olanaksız/Olanaklı Rönesansı, Gergedan, sayı 13, sf. 174-178
(2): Johannes van Eyck fuit hic 1434
(3):  Ayet, Mısır'dan Çıkış 3:5


https://birazresimtaniyalim.blogspot.com.tr/2017/02/arnolfininin-evlenmesi.html

2 Eylül 2017 Cumartesi

İkonoloji Araştırmaları / Erwin Panofsky


İkonografi, sanat eserlerinin biçimleri karşısında konuları veya anlamlarıyla ilgilenen sanat tarihinin bir koludur. Öyleyse, ilkin bir tarafta konu veya anlam, öbür tarafta bi­çim arasındaki ayrımı tanımlamakla işe başlayalım. 

Tanıdığım bir kişi sokakta şapkasını çıkararak beni selamladığında, biçimsel bir bakış açısından gördüğüm şey, benim görüş dünyamı oluşturan genel renk düzeni, çizgiler ve hacimlerin şekillendirdiği bir yapıda belli ayrıntıların değişmesidir. Otomatik olarak bu yapıyı bir nesne (centilmen), ayrıntının değişimini de bir olay (şapka çıkarma) olarak saptadığımda, saf biçimsel algının sınırlarını aşıp konunun veya anlamın birinci alanına girmiş olurum. Böylece algılanan anlam kolayca anlaşılan temel bir doğaya sahiptir ve biz bunu olgusal anlam diye adlandırabiliriz; bu anlam, basitçe bazı görünür şekillerin, fiili deneyimden tanınan bazı nesnelerle ilişkilendirilmesi ve onların bazı eylemler veya olaylarla ilişkilerindeki değişimin saptanması suretiyle kavranır. 

İmdi böyle saptanan nesneler ve olaylar doğal olarak bende belli bir tepki oluşturur. Tanıdığım kişinin eylem tarzına bakarak onun ruh halinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu, bana karşı hislerinin kayıtsız mı, dostça mı, yoksa düşmanca mı olduğunu hissedebilirim. Bu psikolojik ayrıntılar tanıdığım kişinin hareketlerine ifadesel anlam dediğimiz başka bir anlam daha katar. İfadesel anlam olgusal anlamdan,basit saptama yoluyla değil 'empati' yoluyla kavranması açısından ayrılır. Onu anlamak için belli bir duyarlılığa sahip olmam gerekir, ama bu duyarlılık da benim pratik deneyimimin, yani nesneler ve olaylara gündelik aşinalığımın bir parçasıdır. Bu nedenle olgusal anlam ve ifadesel anlamın her ikisi de aynı sınıfa dahil edilebilir; bunlar, birincil veya doğal anlamlar sınıfını oluşturur.

Ne var ki benim şapkanın çıkarılmasının selamlamaya denk geldiğini anlamam tamamen farklı bir yorum alanına aittir. Bu selamlama tarzı batı dünyasına özgüdür ve ortaçağ şövalyeliğinden kalmadır; askerler kendi barışçıl niyetlerini belli etmek ve karşılarındakinin barışçıl niyetlerine güven duyduklarını göstermek için miğferlerini çıkarırlardı. Ne Avustralyalı bir aborjinden ne de eski bir Yunandan şapka çıkarmanın belli ifadesel çağrışımlara sahip pratik bir eylem olmanın yanı sıra bir kibarlık işareti olduğunu anlamasını bekleyebiliriz. Centilmenin bu eylemini anlamam için benim sadece nesnelerin ve olayların fiili dünyasına aşina olmakla kalmayıp belli bir uygarlığa özgü adetlerin ve geleneklerin dünyasını da tanımam gerekir. 

Avustralyalı aborjinimiz Son Akşam Yemeği'nin konusunu anlayamayacaktır; ona bu resim sadece heyecan verici bir akşam yemeği partisi yapıldığı fikrini verecektir. Resmin ikonografik anlamını kavramak için İnciller'in içeriğine aşina olması gerekecektir. Ortalama 'eğitimli kişi'nin bildiği tarihten ve mitolojiden İncil hikayeleri veya sahneleri değil de temaların temsilleri söz konusu olduğunda hepimiz Avustralyalı aborjinizdir. Benzer durumda bizim de o temsillerin yazarlarının okuduğu veya bir şekilde bildiği şeylere aşina olmaya çalışmamız gerekir. Fakat yine yazınsal kaynaklar yoluyla aktarılan özgül temalara ve kavramlara aşinalık ikonografik analiz için vazgeçilmez ve yeterli iken, o analizin doğruluğunu garanti etmez.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Kül / Cemil Yüksel

durma uzun uzun geç beni
ayakları su görünüşü güzel
unut saati bahçede kurulmuş sofrada
en son kaldırılan peçeteler gibi

tut uzayan en uzun gölgeni
yıkıntıların arasından çekilirken
işle örgüsünü aralanmış bir perdeden
meyve bahçelerini andıran dirliğin

baharı incecik akan bir iple omzuna takmış
asılı durduğu yeri seven çiçekli bir elbise gibi
düşünce kesilince uzamış saç ve tırnaklarından

elbiselerin bedeni kalan sessizliktir 
güzelliği bir bir açılır her türlü sakinlikten. 

hiçbir deniz durulmuyor sadece mavide
hiçbir arzu karşılanmıyor evet
uzun uzun sürdürmek için bu yoğunluğu

aşk unutulmaktır sözsüzlüğün evinde  

durma uzun uzun geç beni
bir suyun özlediği hızla üstümden
ne eksilir yönünden rüzgar, ne dal kırılır

-kırılabilir belki de kim bilir-
durma geç beni hiçbir kelimenin karışmayacağı
eski bir acının sesinden


uçmak için kanatlar yerine
kendi ağırlığını hafifletmiş bir kül gibi

kal.

kalabilirsen içinde uzun uzun  
kalbin hatırlayacak
yeniden şeklini alacak camlar gibi 
sıcaklığında akmayı.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Kalbin Askerleri / İmam Gazali


Kalbin askerlerini uzun uzun anlatmak çok sürer. Maksadı bir misal ile sana bildireyim: Beden bir şehre benzer. El, ayak ve azalar şehrin san'at erbabı gibidir. Şehvet, maliye müdürü gibidir. Gazab, şehrin emniyet âmiri gibidir. Kalb, bu şehrin padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir. Padişahın bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin idaresi ancak bunlarla yürür. Fakat maliye müdürü olan şehvet, yalancıdır, sebepsiz yere başkalarının işine karışır ve saçma sapan konuşur. Vezir olan aklın söylediklerine muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet müdürü mesabesinde olan gazab, şerir, şiddetli, azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak, dökmek ister. Bunun gibi, şehrin padişahı daima veziri ile meşveret ederse [danışırsa], yalancı ve tama’kâr maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezire uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü onun peşine takıp sebepsiz ve lüzumsuz iş görmekten onu meneder, emniyet müdürünü, yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse, memlekette asayiş ve nizam olur. Bunun gibi, kalb padişahı, veziri olan aklın işareti ile iş yaparsa, şehvet ve gazabı zabt u rabt altına alıp (yani sıkıca tutup, idaresi altına alıp) akla uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse, beden memleketinin işleri düzgün olur. Saadet yolu ve Allahü Teâlâ'ya kavuşma yolu kapanmamış olur. Eğer aklı, şehvet ve gazaba esir ederse memleket harap olur. Padişah, bedbaht olup helak olur.

4 Ağustos 2017 Cuma

Edebiyat / George Gurdjieff

Olağanüstü İnsanlarla Karşılaşmalar Kitabından Gurdjieff'in İranlı bir konuşmacıdan aktardığı bölüm.

"Günümüz edebiyatının tümü, içerik açısından üç kategoriye ayrılır: ilki bilimsel alan denilen alandır, ikincisi anlatılardan oluşur, üçüncüsü ise tariflerdir. Bilimsel kitaplar genellikle zaten herkesin bildiği, fakat değişik şekillerde bir araya getirilmiş ve yeni konulara uygulanmış her çeşit hipotezi bir araya getirir.

Anlatılarda, başka bir deyişle romanlarda ise -ki bunlara da kalın ciltler hasredilmiştir- çoğu yerde herhangi bir detaya girmeden John Jones ile Mary Smith'in 'aşklarının' doyumunu nasıl elde ettikleri anlatılır.

Aşk denilen bu kutsal duygu, insanlardaki iradesizlik ve zayıflık sonucu zamanla yozlaşmış ve şimdi günümüzdeki çağdaş insanda tamamen kötü alışkanlık haline dönüşmüştür. Halbuki bu duygunun doğal bir şekilde ortaya konulma olanağı bize, Yaratıcımız tarafından ruhlarımızın kurtulması ve beraberce az çok mutlu bir hayat sürmek için gerekli olan karşılıklı moral desteğini sağlamak amacıyla verilmiştir.

Üçüncü kategorideki kitaplar geziler, maceralar, çok farklı ülkelerdeki hayvan ve bitkiler hakkında tasvirler verir. Bu çeşit çalışmalar genellikle hiçbir yere gitmemiş, gerçekte hiçbir şey görmemiş, yani kapısının dışına ayak atmamış kişiler tarafından yazılır; çok az bir istisnayla, bu insanlar kolayca idareyi kendi hayal güçlerinin eline verirler veya daha önce kendileri gibi kişiler tarafından yazılmış kitaplardaki çeşitli bölümleri kopya ederler.

Böyle saçma bir sorumluluk anlayışıyla ve anlamsız edebiyat
çalışmalarıyla stilin daha güzel olması için çalışan günümüz yazarları, kendi anlayışlarına göre bir ahenk güzelliği elde etmek için bazen yazılarında inanılmaz karmaşıklıklar icat ederler. Bu da zaten yazdıklarının zayıf olan anlamını daha fazla bozar. Size garip görünecek bir başka şey de, fikrimce, çağdaş edebiyatın gördüğü zararın büyük bir kısmı dil bilgisinden gelmiştir, yani çağdaş uygarlığın beraberce söylediği benim 'bozuk ses konseri' dediğim konserde rol alan bütün insanların kullandığı lisanların dil bilgisinden.

Onların farklı lisanlarının dil bilgisi, çoğu durumda, yapay olarak oluşturulmuştur ve esasen, gerçek yaşamı ve ortak ilişkiler için gerçek yaşamdan evrimleşmiş lisanı anlamak bakımından hayli 'okuma yazma bilmez' bir insan kategorisi tarafından düzenlenip değiştirilmektedir.

Diğer taraftan antik tarihin bize kesinlikle gösterdiği gibi, eski çağların bütün toplumlarında, dil bilgisi her zaman insanların gelişmelerinin değişik aşamalarına, yaşadıkları esas mekanın iklimsel şartlarına ve yiyecek elde etmede kullandıkları ana araçlara bağlı olarak şekillenmiştir.

Bugünkü uygarlıkta bazı lisanların dil bilgisi, yazarın iletmek istediği anlamı o kadar bozmaktadır ki okur, hele bir de yabancı bir kişiyse, başka bir şekilde ifade edilseydi, yani bu çeşit bir dil bilgisi kullanılmasaydı belki anlayabileceği küçük düşünce kırıntılarını dahi anlamaktan mahrum kalmaktadır.
...........

Birçok büyük insan tarafından da gösterildiği gibi, coğrafi ve diğer şartlar nedeniyle modern uygarlığın etkilerinden soyutlanmış Asya kıtasında yaşayan günümüz insanlarında duyguların Avrupa' da yaşayan insanlardan daha yüksek bir gelişmişlik seviyesine ulaştığı bir gerçektir. Duygular, sağduyunun temelini oluşturdukları için Asyalılar, genel kültürleri daha az olmasına rağmen, gözlemledikleri nesneler hakkında çağdaş uygarlığın bu gürültüsü içindeki insanlardan daha doğru bilgiye sahiptirler.

Avrupalıların gözlemledikleri bir nesne hakkındaki anlayışları yalnızca 'matematiksel bilgilenme' denilen her konuda kullanılabilen araçlar tarafından şekillendirilmiştir. Asyalılar ise gözlemledikleri nesnenin özünü, bazen yalnızca duygularıyla hatta bazen de sadece içgüdüleriyle kavrarlar."

28 Temmuz 2017 Cuma

Sana senden yakın hiçbir şey yoktur / İmam Gazali


Hulâsa, sana senden yakın hiçbir şey yoktur. Kendini bilmezsen, başkasını nasıl bilirsin? Kendimi biliyorum, tanıyorum diyorsan yanılıyorsun! Zira böyle bilmek, Hakkı tanımanın anahtarı olamaz. Hayvanlar da kendilerinden bu kadar bilir. Sen kendinden başın, yüzün, elin, ayağın, etin ve derinden fazla bir şey bilmiyorsun. Bâtından ise bildiğin, acıktığın zaman yemen, kızdığın zaman bir kimseye saldırman, şehvetin galebe çaldığı zaman hanımına yaklaşmandan fazla bir şey değildir. Bu hususlarda, bütün hayvanlar seninle aynıdır. O hâlde senin, hakikatini araman lâzımdır. Sen nesin, nereden gelmişsin, nereye gideceksin, bu dünyaya ne yapmak için geldin, seni niçin yarattılar, saadetin nedir, nededir; şakiliğin [şaki: bedbaht], ziyanın nedir, nededir? Senin bâtınında toplanan sıfatların bir kısmı umum hayvanlara, bir kısmı yırtıcı hayvanlara, bir kısmı şeytanlara ve bir kısmı da meleklere mahsus sıfatlardır. Sen bunlardan hangisindensin? Cevherinin hakikati hangisidir? Hangileri ariyettir [tekrar alınmak üzere sana verilmiştir?]. Bunu bilmezsen, saadetini arayamazsın. Çünkü, her birinin gıdası ayrı, saadeti başkadır.